31 Mayıs 2011 Salı

Tiryaki seanslarım

   

     
      
       İçerken bıktığım sigarayı başucumdaki komidinin üstüne kendi ayakları üzerinde eriyip bitecek vaziyette koydum. Genzimi  yakan  kokuyu barındıran o safi dumanına uykulu nefesimi üflerken;
Çukurova’nın o gavur sıcağı altında filizlenen pamuk tarlalarından bir tutam mahsülün pirincin ununu ayıklayabilecek hassasiyete sahip makinanın tarakları arasına girişine şahit olmuştum. Bambaşka bir ürün olarak çıkışını ancak iki adım ötemdeki kapakçıklardan görebilirdim ki kendimi ileri attım. Yan yana sıralanmış camdan sütunların üzerinden birer vals edercesine diğer makinaya doğru ilerlemelerine hayran kalmamak elde bile değildi. Lakin sanki cennetin kapıları dakikalar sonra kapanacak ve sonraya kalanlar içeri bir daha ebediyen alınamayacakmış gibi bu hassas mezrolu aletin ağzına birikmeleri bende bir hikayenin doğuş sebebi olabileceğini  ot seanslarımda art arda gelen dejavulardan birisi  sanmıştım. Cumartesi partilerinden birinde dj masasındaki lavuğun, etrafına kendini beğenmiş bir tavırla, kendisine bakan hatuna iş atarcasına yaşadığım bir sonraki perde de izmarit olacağından bihaber, küçük bir pamuk topağı gözüme çarptı. Sebepsiz telaşıma anlam veremiyordum doğrusu. Doğruca makinanın çıkış haznesine atıverdim cüssemi.
            Bir de ne göreyim, gözlerime inanamıyordum. İçime doğan şeyin gerçek olabileceği duygusu,aklımın en tenha köşelerinde oturmuş kendi başına içiyordu aslında. Kendimi piçliğe verip ‘’ lan keşke lotoyu düşeneydim o an ‘’ demedim diyemem. Bu milyonlarca dolar değerindeki mühendislik harikası illetin benim hislerime yenik düştüğünün keyfi gülümsemesi gererken dudaklarımı, tam o sırada sonsuz çarktan aralara girip kaybolan izmaritin diğerlerine nazaran bariz bir şekilde yamuk kesildiğini ancak bir ben biliyordum.
            Küçük kutulara sığıştırma safhasından sonra Hüseyin kod adlı pehlivanın tek celsede  omuzlayıp indirdiği  yükü; yüklediği  el arabası aslında onun o kadarda mühim bir iş olmadığıyla dalga geçe geçe giderken öylece baktım arkasından. Artık ona ulaşmam o kadar zorlaşmıştı ki yorgun bir umutsuzluk gibi üstüme çöküşüne hayır diyemedim.
          Aylar sonra okul tatili nedeniyle memleketime döndüm. Hava yine o her yaz olduğu gibi azabını ediyordu. Kentin orta boylu genişlikteki yaşlı bir parkında meşe ağacının gölgesindeki banka oturdum ve zemheri soğuk suyumdan bir yudum içerken yanımda oturan moruğu henüz fark etmiştim. Adamın buram buram nikotin kokusu, bende bir tiryaki olmasam şuracıkta bayıltıcı etkisi olabilecek derecede yoğundu. İki soluklanayım dediydim ama yaşadığım eziyetten haberi yokmuş gibi hala devam ettiği için tek kurtuluş yolunun oturup benimde ona katılmam gerektiğine bir anlık vesvese ile kanaat ettim. Jargona uygun kibar bir teklif sunarak bir tek sigara vermesini istedim.
       Sigarayı tam almış yakacaktım ki telefonumun cırtlak haykırışları beni  uyardı. Annem arıyordu.
-Alo,noldu anneciğim?
Her telefon görüşmesinde kullandığı ilk sesleniş üslubuyla  ‘-Nerdesin emre?’ dedi.    
-Hayırdır anne ya? Hala memleketimdeyim…      ‘’-Çabuk eve gel, acil. Sana çok iyi haberim var.’’ Dediğinde ben ayaklanmış arkamda kalan moruğa ‘eyvallah’ bile demeden iki adım atmıştım bile. Telefonu yaklaşık on ikinci adımlarımda kapattım. Hava sıcak ve haddinden aşırı nemli olduğu için yürürken sigara içmeyi hiç sevemedim bu güne kadar. Bu yüzden sigarayı cebime kırılmayacağından emin olduğum bir köşesine koyuverdim.
           Akşam çöktü. Hava açık olduğu için yıldızlar penceremden içeri düşecekmiş gibi duruyorlardı yine. O her zaman dinlediğim tanıdık türkülerden birisini açıverdim yatağıma uzandığımda. Soluma dönüp bir yandan da gökyüzünü izlemeye karar verdiğimde cebimde kırılmamasını aklıma mıhladığım sigaranın cebimde unuttuğumu hatırladım ve birden irkilircesine sağıma doğru döndüm. Elimi bir doktorun ameliyatta hastasının iç organlarını inceler oyunuyla sigara ulaştırdım. Çekip çıkardığımda ise kendinden bezmiş, terimden eprimiş gördüm onu.
      Fosur fosur  tüttürürken onu, aklımdan ne hummalı fetbazlıkların uçuştuğunu saymakla bitiremem. Göz kapakçıklarım bana saati söylemeğe çalıştığı zaman belli ki geç olmuştu vakit ve sonunu getiremeden bıraktığım sigaranın şimdi epey yan durduğunu gördüğümde bana eskiden yaşadığımız o amansız aşkımızı anımsattı pervasızca..
       Onun o olduğunu bilmeden verdiğim buseler aklıma takılınca kedere gömülü gülümseyişlerimle rüyalara daldım..